sb

Ekibimizdeki herkes için Sahne Beşiktaş bir kaçış. İstanbul’un, Türkiye’nin, dünyanın kargaşasından kafamız kalabalık, karmaşık ve yorgunken, Beşiktaş’ın iğne atsanız yere düşmeyen sokaklarını ve son olarak bir balık gibi ağa düşüp avlanacakmış gibi sizi içine çekmeye çalışan balıkçıları da aşıp o sihirli kapıya ulaşıyoruz. Eski ahşap kapılara özgü gıcırtısıyla kapıyı aralayıp, kıpkırmızı duvarlarının arasından yukarı doğru süzülüyoruz. Yolda bizi sadece siyah beyaz rüyalardan tanıdığımız sanatçılar selamlıyor. Güzel gülüşler, güzel kıyafetler…

Sonra fuayeye giriyoruz. Bir oh çekip çantamızı bir kenara bırakıyoruz. Artık dış dünyayla ilişkimiz bayağı zayıfladı. Bir kahve yapan var mı diye bakıyoruz. Varsa ne âlâ. Sonra sahneye yöneliyoruz. Salon kapkaranlık. Biri yukarı çıkıyor. Işık odasına girip salonun ışıklarını teker teker yakmaya başlıyor. Ne zaman ki kırmızı kadife perdenin üstünde uçuşan tozlar, sarı ve parlak ışığın etkisiyle üstümüze altın yağıyormuş gibi görünmeye başlıyor, işte o zaman biz de bir rüyanın içinde buluyoruz kendimizi. İşte bunun için Sahne Beşiktaş, bizim için bir iş değil, bir kaçış.

Herkesi arada sırada gerçek dünyadan bizimle beraber kaçmaya bekliyoruz.